« Önceki |

20/11/2007

Çağrılmayan dil, Ece Temelkuran


"İki dost küsünce bir dil yok oldu."

Başlığı buydu haberin. Gece dönen gazete rotatiflerinin arasına sızan bir hafiye şair, bir Ece Ayhan mesela, çiziktirip kaçmış gibi bir başlık, orada öylece...

İki ihtiyar Meksikalıyla ilgiliydi haber. Küsüp ayrılmışlar, kim bilir sebep ne. Fakat aksilik bu ya, Zoque dilini sadece ikisi konuşurmuş. Bu dili konuşan herkes göçüp gidince dilin varlığı iki ihtiyarın dostluğunun kara bahtına bağlanmış. Hangi münasebetsiz ihtiyarlık aksiliği girdiyse aralarına artık, küsünce bu iki ihtiyar, Zoque dili artık konuşulmaz olmuş. Dil bilginleri telaşta. İhtiyarları barıştırmak lazım. Yoksa... Bilirsiniz işte. Bir sözcük kuyusu daha kuruyacak yeryüzü çölünde.

"İki dost küsünce bir dil yok olur."

Gidip gelip sonra, bin türlü bela haberin arasında bu başlığa takılıp kaldım. Doğrusu, pek de gazeteci sayılamayacağım günlerden birinde olmalıyım. Yine. Sözleri söylendiği gibi anlamama temayülündeydim demek ki. Yine. Başka bir evrenden ya da başka bir evrene dair sözler gibi algıladığıma göre Meksika'dan gelen bu kederli haberi, öyle. Çünkü öyle geliyor ki bana hakikaten de:

Bir dili öldürürüz...


Bir dil ölür iki dost küsünce!

Tıpkı çocukluk sözcüklerimizi ve şeyler arasında çocuklukta kurduğumuz çılgınca bağlantıları kaybedişimiz gibi büyüyünce... Çocukluğumuzun deli dilini kaybedişimiz... O dile ancak şiirlerde rastlayışımız sonra... İçimizin çocukluk yerlerine şiir sözlerinin tıp tıp damlaması... O çocukluk yerlerimizi yeşertmesi...

Bundan duyduğumuz incecik sevinç, o sevinçle bir şiirimizi sevişimiz... Ve vesaire vesaire gibi… Büyüklüğümüz küçüklüğümüze engellenemez bir biçimde küstüğünde, küstürüldüğünde, bir dil ölür elbette.

Ortaparmağımızı işaretparmağımıza kilitleyip küsüşümüzün nişanını arkadaşlığımızın üzerine iğnelediğimizde, bir dil öldüyse çocuklukta mesela, sonra da kapıları çarpıp çıktığımızda da bir dili öldürürüz iki kişi birlikte. Çarpan kapı seslerinden kaç dil korkup içine kaçar, bir daha geri dönmemek üzere?

Kimselerle konuşmadığımız gibi konuştuğumuz sevgilimiz gidince biz artık ancak herkesle konuştuğumuz dille kalıyoruz elbette. Soğuk, çekirdeği olmayan bir dille, öylece...
Kuşlar geçmez ki insanın sesinden o zaman, yağmur yağmaz ki ağzına. Ağzında şokella eritir gibi söylediğin onca sözcük kapıdan çıkar, kapı kapanır. Dil kapısı çarpılır, şokella, yağmur ve kuşlar birbirine karışıp seni de dilsiz bırakıp çekip gider. Gitmez mi?

Nehirler gibi...

Yamru yumru bir şeyler kuruyoruz iki insan, kurarız, herkes kurar. Birbirine uyan taşlar zamanla bulunur, zaman taşları birbirine uygun hale getirir. Bu taşlardan bir yuva kurulur.

Dostlar arasında da, sevgililer için de böyle bu. Sözcükler de böyle kurulur, giderek birbirine uyar. Kimse herkesle konuştuğu gibi konuşmaz, dostuyla, sevgilisiyle, çocuğuyla. Bin dil nehri akar her insanın içinde.

Bazıları haritalardaki nehirler gibi incelerek yok olur, bazılarının önüne manasız, yanlış barajlar kurulur. Sular altında kalıyor içimiz işte bu yüzden, bazen, dil kapıları tıkanınca...
Çağrılmayan, çağrılsa da gelmeyen dillerimiz oluyor büyüdükçe, ayrıldıkça, kapılar çarpıldıkça ve "sevenler ayrıldıkça".

Unutulan, kullanılmadıkça kuruyan her dil 24 Nisan'daki ilkokullara benziyor sonra. Kedi merdivenleri açılmış, fenerleri yırtılmış ve çocuk terini kurutmuş. Çocukların terk ettiği okullara benziyor içimiz öldükçe dillerimiz, ölü demir kokusu ve kararmış ahşap.

Ve demez mi iki ihtiyardan biri: "Artık barışalım ahbap!"

29/10/2007

BABA VE KIZI, Alıntı

BABA VE KIZI

 

0 yaşında

Baba: Ne kadar da güzel! Şimdi bu küçücük şey benim kızım mı? Gözleri de bana ne kadar çok benziyor.

Kızı: Bu gözlerini benden hiç ayırmayan adam babam olsa gerek.

5 yaşında

Baba: Prensesim benim, güzel kızım. Söyle bakalım baban sana ne alsın?

Kızı: En çok babamı seviyorum. Babam, niye annemle uyuyor? Hep benimle uyusun, başkasını sevmesin.

10 yaşında

Baba: Gittikçe yaramaz oluyor, kime çekti bu kız?

Kızı: Ben babama âşığım. Büyüyünce babam gibi erkekle evleneceğim.

Babam bu ay harçlığımı arttırır mı?

15 yaşında

Baba: Ne kadar da çabuk büyüdü. Eve de gittikçe geç kalmaya başladı, bu gidişle başına kötü bir şey gelecek. Sanırım daha sert konuşmalıyım.

Kızı: Babam yüzünden arkadaşlarımla istediğim kadar vakit geçiremiyorum. Bana baskı uygulamasından nefret ediyorum. Ne zaman özgür olacağım?

20 yaşında

Baba: Artık sözümü dinlemiyor. Benden giderek uzaklaşıyor. Kendi parasını da kazanmaya başladı ya, bana ihtiyacı kalmadı tabii. Uzun zamandır tatlı bir-iki laf geçmedi aramızda zaten. Evi de sürekli erkekler arıyor. Galiba kızım elden gidiyor.

Kızı: Her dediğime alınıyor, beni bir türlü anlamıyor. Hele geçen gün giydiğim mini eteğe karışmasına ne demeli? Evden ayrılıp kendi hayatımı kurmalıyım.

Çocuk muamelesi görmekten bıktım artık!

25 yaşında

Baba: Bir gün bunun olacağını biliyordum. İşte evleniyor. Zaten aramız eskisi gibi değildi. Şimdi bir de kocası var. Prensesim beni terk ediyor.

Kızı: Böyle bir günde bile o mutsuz ifadeyi takınmasının ne lüzumu var ki? Biliyorum, onu bir türlü içine sindiremedi. Bu yüzden yapıyor. Kendi hayalindeki damat değil ya! Sanki birlikte yaşayacak olan o.

30 yaşında

Baba: Çok az görüşüyoruz. Daha sık bir araya gelsek ne iyi olur. Hem torunlarımı da özlüyorum. Kendi arkadaş çevrelerinden fırsat bulup da bize gelemiyorlar ki...

Kızı: Babamları da çok ihmal ediyorum galiba. Yine telefonda çok üzgün geldi sesi. Hafta sonu onlara sürpriz yapmak en iyisi.

40 yaşında

Baba: Kızım, benim entelektüel düzeyimi yeterli bulmuyor. Ona göre çağın gerisinde düşünüyormuşum. Oysa küçükken derslerine hep ben yardım ederdim. Anlayamadığı bütün problemleri bana sorardı. Şimdi beni beğenmiyor. Bir daha onunla asla politik tartışmalara girmeyeceğim.

Kızı: Babam giderek daha da çocuk gibi davranıyor. Sürekli bir şeylerden yakınıyor. Gerçi son zamanlarda sağlığı da iyi değil ama. Ya ona bir şey olursa? Zaten hiçbir zaman dilediği gibi bir evlat da olamadım.

45 yaşında

Baba: Kızımın mutlu bir yuvası olması ne güzel. Gözüm arkada gitmeyeceğim. Her şeyi kendi başardı. Onunla gurur duyuyorum.

Kızı: Babam için çok endişeleniyorum. Onu kaybetmeye hazır değilim. İlaçlarını da hep ihmal ediyor zaten. Allah'ım onu benden alma!

50 yaşında

Baba: Dünyada mutlu kal kızım !

Kızı: Seni çok özleyeceğim ve arayacağım babacığım. Şimdi ben kime danışacağım, kim yardım edecek bana? Ne olur gittiğin yerde çok mutlu ol ve hep yanımda olduğunu hissettir, ne bileyim ben, arada sırada işaretler yolla mesela. Ah babacığım! Sensiz nasıl yaşayacağım?

55 yaşında

Kadın: Sen gideli, seni daha iyi anlıyorum babacığım. Keşke seni hiç üzmeseydim demeyeceğim, çünkü "keşke"lerin hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini biliyorum. Yine de beni duyuyorsan, lütfen seni üzdüğüm her gün için çok ama çok pişman olduğumu bil olur mu?

 

                                                                                                                                                  ALINTI

28/10/2007

Yenilgi, Halil CİBRAN

Yenilgi, yenilgim, yalnızlığım ve kimsesizliğim.
Binlerce yengiden de bana değerli olan sen!
Dünyadaki tüm parlak başarılardan
sensin yüreğime yakın olanı!

Yenilgi, yenilgim, başkaldırım
ve de benim kendimle tanışmam.
Sayendedir ki, hâlâ ben ayağı yere basan
ve solmuş defneler peşinde koşmayan
biri olduğumun bilincindeyim
ve sende, yalnızlığımı buldum
ve de herkesten uzak
ve de gururlu olmayı.

Yenilgi, yenilgim, benim parlak kılıcım
ve de kalkanım.
Gözlerinde okudum tahtı arayanın
kendi kendisinin kuluna dönüştüğünü.
Ve bir kimsenin derinliklerindeki
esasını anlayabilmemiz için
onun gücünü söndürmemiz gerektiğini.
Ve ancak böylesine olgunlaştıktan sonradır ki,
bir meyvenin tadına varılabildiğini.

Yenilgi, yenilgim,
benim sözünü sakınmaz yol arkadaşım
şarkımı, bağrışmalarımı, sessizliklerimi hep duyacaksın.
Ve senden başka hiç kimse bana söz etmeyecek
kanat çırpınmalarından ve deniz kabarmalarından
ve de geceleri yanan dağlardan.
Ve sen, tek başına
ruhumun sarp ve kayalık
yollarından tırmanacaksın.

Yenilgi, yenilgim, benim ölmez cesaretim
sen ve ben fırtınada birlikte güleceğiz
ve biz ikimiz, derin mezarlar kazacağız
içimizde ölmekte olanlara
ve tutunacağız, tüm gücümüzle,
güneşin karşısında
ve de tehlikeli olacağız.

Halil CİBRAN

26/10/2007

Anne Kimdir?, ALINTI

ANNE KİMDİR?

Bir erkek çocuğun kaleminden çıkmış bu kadar olur, tam tarif!

ANNE, dünyada karşılık beklemeden börek yapan tek insandır. Karşılıksız sevginin ete kemiğe bürünmüş halidir! Ne kadar üzsen de 10 dakika sonra seni affeden zarif bir memeli türüdür, yağlı bile olsa tiksinmeden saçını okşayan, kucağına yatıran, öpüp koklayan tek varlıktır, meleğin süt verebilenidir. Yarasın diye muhallebinin içine ciğer katarak çocuğuna yediren manyaklık derecesinde yaratıcıdır. Yemek yemeyen çocuğun dikkatini çekmek için elindeki tencere ve tavalarla maymunluk yapabilen kişidir, kafayı çocuklarıyla bozmuş, göbek bağı kopsa da yürek bağı asla kopmayan, sevgi dolu fedakâr insan dişisidir, bulaşık, ütü vb. yaparken bile otomatik olarak çene çalan, kendi kendine konuşan kadın, dırdırı denen mereti erkeklere daha küçükten belletendir. Yemek uzmanı, düzen insanı, bilgili, kültürlü her şeyi bilen şahsiyettir, yavrularını yol tarafından değil, kaldırım tarafından yürütendir, dizi dizi incidir lakin gerektiğinde laf sokma dalında da birincidir, sevgiliden ayrılma haberi verildiğinde: "Amaaan! Ben sana daha güzelini bulurum." diyebilen komik bir karakterdir. 'Oğlum aradım yoktun. Ben de mesaj atayım dedim sana. Gelince ara beni emi aslan evladım. Kara börülcem benim öptüm annen, şeklinde mesajlar atabilen, teknolojiyi ısrarla reddeden, kabullenemeyen, kafasına göre yorumlayan bilişim düşmanıdır. * AMA ... AMA dünyanın en güzel kucağına sahip, en güzel kokan, harikulade bir varlıktır, olmadık yerlerde: “İyi ki doğurmuşum ulen seni!" diyen ve benim hatırıma benimle Freddy Mercury dinleyen bir sabır ağacıdır. Evlatlarını asla ayırmayan, aynı zamanda birbirinden koruyan güç abidesidir evde bir yere uzandığınız an orada temizlik yapacağı tutan, temizlik konusunda kayışı kopardığından temizlikçi gelecek diye evi temizleyen, balans ayarı kaçmış temizlik kaynağıdır, mutfakta yaşayan, evde herkesi idare eden bir tür canlıdır. Sevginin güçlerini birleştirdiği sonsuz bakiredir! Oğlunun damat - kızının gelin olduğunu görünce, çocuğu mezun olunca, çocuğu gol atınca, çocuğu hasta olunca, çocuğu askere gidince, asmalı kabağı seyredince, döviz yükselince velhasıl buna benzer bir sürü şeye ağlayabilen, bu mesajı okurken duygulanıp - gözleri dolabilen, ağlamaya meyilli bir yapısı olan, duygu pınarıdır, son kiiii üç dört; uzakta dursa da yakın hissedilen, canı hep istenen, asla vazgeçilmeyen, dizinin dibinde olmak istenen, evlatların varlığını varlığına armağan edebileceği, *** ıslak - kuru ama heeeep duygulu*** en önemlisi; ... (burasını sansürledim) başı oynamayan tek kadın modelidir.

HADİ ANNENİZİ ARAYIP BİR HÂL HATIR SORUN.

ALINTI

14/10/2007

BALIKÇI, Can DÜNDAR

 

Amerikalı bir zengin, iş seyahati sırasında Meksika'nın küçük bir
kıyı kasabasına uğramış. Limanda gezerken, bakmış ağzına kadar balık dolu
bir tekne ve içinde keyifli bir balıkçı...
- Merhaba balıkçı, diye seslenmiş, 
- Bu balıkları kaç zamanda tuttun?
- Bir iki saatimi aldı, demiş balıkçı... İştahlanmış bizim işadamı:
- E, niye biraz daha kalıp daha fazla tutmadın, diye sormuş.
- Bu kadarı bize yetiyor da ondan, diye omuz silkmiş balıkçı.
Şaşmış balıkçının bu kanaatkârlığına işadamı:
- Kalan zamanını nasıl geçiriyorsun peki, diye üstelemiş.
Balıkçı, özetlemiş bir gününü: " Sabahları açılır, biraz balık tutarım.
Sonra çocuklarımla oynarım. Öğleyin karımla biraz siesta yaparım.
Akşamları amigolarla beraber gitar çalıp şarap içer,
geç vakte kadar eğleniriz. Oldukça meşgul sayılırım senyor."
Gerinmiş Amerikalı: " Bak!" demiş, " Ben sana yardımcı olabilirim.
Bu işe daha çok zaman ayırmalısın.
Daha büyük bir tekne bulup daha çok balık tutmalısın.
Oradan elde edeceğin gelirle daha büyük tekneler alırsın.
Kısa sürede değil, doğrudan işletme tesislerine satarsın.
Hatta zamanla kendi balık fabrikanı bile kurabilirsin.
Kısa zamanda balıkçılık sektöründe bir numara olursun."
Balıkçı merakla: "Bunları yapmak kaç sene alır senyor?" demiş.
" 15-20 yılda halledersin." demiş Amerikalı. " Ama sonrası daha parlak:
Zamanı gelince şirketini halka açarsın, hisselerini iyi paraya satarsın,
kısa zamanda zengin olup milyonlar kazanırsın."
" Milyonlar ha..." diye tekrarlamış balıkçı... "Eeee... sonra?"

" Sonra emekli olursun. Küçük bir balıkçı kasabasına yerleşirsin.

İstersen zevk için balık tutarsın.
Çocuklarınla oynar, karınla keyfince siesta yaparsın.
Akşamları da arkadaşlarınla şarap içip gece yarısına kadar gitar çalarsın.
Nasıl? Mükemmel değil mi?"
Bir an olsun durup düşünseniz: "Bütün bu telaş ne için?"
Arada denize açılıp çocuklarınızla oynaşmayacak,
dostlarınızla gitar çalıp şarap içemeyecek olduktan sonra
onca koşturmanın ne anlamı var?
Hırsla örülü onca yılın vaat ettiği final,
halen yanı başımızda duran mutluluksa,
bu yarışa ne gerek var?


CAN DÜNDAR
23-10-2000

 

12/10/2007

ÇOCUKLARIMIZ, Halil CİBRAN

 

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınız ile geldiler; ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarınlardadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz; ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar,
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever...

Halil Cibran

15/9/2007

yazı, alıntı

Her yazı, bir ateş yakmaktır bir dağ başında... Sonra, insanları o ateşin aydınlığına çağırmak... Birileriyle aynı ateşte ısınmak ne güzel!

Bir yazar: “Yalnız kendisi için yazdığını söyleyen bir sanatçı, ya büyük bir yalancı ya da ahmaktır." der. Yaktığı ateşin, mutlaka birilerini aydınlatmasını ister yazar. Onun çabası, durgun suya bir çakıl taşı atmaktır. Belki, ömür boyu taş atacaktır da istediği dalgalanmayı bulamayacaktır suda. Çoğu kez, oluşan küçücük helezonlarla avunma yoluna gidecektir; fakat suda oluşturduğu bir kıpırdanma, ona mutlulukların en güzelini, en soylusunu tattıracaktır. Bundan öte bir saadet dileği de olamaz yazarın.

                                            ALINTI

23/8/2007

Siz ey serbest gezen canavarlar!, Serpil EZER

 

Hayvanlar düşünemez diyenlerin, ne kadar düşünceli yaratıklar olduğunu izledik bu akşam haberlerinde, düşüncelerimizden, insanlığımızdan utanarak.

Nehre serinlemek için giren bir ayıyı linç etmek ve bu ayıya yapılan linçi izlemek bile ne büyük bir insanlık ayıbıdır. İzlemek bile, ayıya yapılanlar kadar korkunçtu. Bir canlıyı döve döve, dakika dakika öldürmek ve bu ölümü izlemek...

Hayvanlar arasında açlıktan gerçekleşen böyle bir vahşeti belgesellerde bile izlemekten rahatsızlık duyarken böyle bir vahşete bir biçimde tanıklık etmek, birçok insanda derin yaralar açtı. Bu görüntüler, “Benim dışımdaki canlıların da yaşama hakkı var.” diye düşünenlerce unutulmayacak ve her hatırlanışında yürekler kanayacak,

Size, kim veriyor bu hakkı ya da siz nasıl böyle bir hakkınız olduğunu düşünerek bir canlıyı yok ediyorsunuz, böyle canavarlaşabiliyorsunuz. Sahi siz insan mısınız?

Siz ey serbest gezen canavarlar, ellerinizdeki kanı, o nehirde mi yıkadınız. Hani ayının kanının karıştığı o nehrin suyunda?

Siz ey serbest gezen canavarlar, o canını aldığınız ayının eğer seçme hakkı olsaydı, böyle bir hakkı olsaydı, inanın sizin yerinizde olmaktansa, ayı olmayı tercih edeceğini düşünüyorum.

Siz ey serbest gezen canavarlar, siz çok meşguldünüz göremediniz; ama biz istemeden de olsa gördük ayının: “Bunu neden yapıyorsunuz? Ben, değil siz düşünenler bilirsiniz: iyilikle kötülüğü, doğruyla yanlışı, güzelle çirkini, yaşatmakla öldürmek arasındaki farkı...” diyen gözlerle karanlık yüzlerinize bakışını...

Siz ey serbest gezen canavarlar, siz çok meşguldünüz göremediniz; ama biz istemeden de olsa gördük ayının: “Hiçbir canlı böyle bir ölümü hak etmemiştir.” diyerek bakan gözlerini...

Siz ey serbest gezen canavarlar, siz çok meşguldünüz göremediniz; ama biz istemeden de olsa gördük ayının da nasıl işkencelerle karşı karşıya kalabileceğini.

Siz ey serbest gezen canavarlar, siz çok meşguldünüz göremediniz; ama biz istemeden de olsa gördük ayının çektiği acıların boyutunu.

Siz ey serbest gezen canavarlar, eğer bu yaptığınızın insanlıkla bir ilgisi varsa, ben bir ayıyım. Elimden de ancak bu satırları yazmak geliyor. 

Siz ey serbest gezen canavarlar, siz çok meşguldünüz göremediniz; ama biz istemeden de olsa gördük ayının...

 

23 Ağustos 2007

 

Serpil EZER